İnsanlar dünyaya geldikleri andan itibaren algılarıyla hareket ederler. Duygularını, düşüncelerini, hayata bakış açılarını, davranış şekillerini belirleyen en önemli unsur, neyi nasıl algıladıklarıyla alakalıdır. Algıladıkları durumlar kendi gerçekliklerini oluşturur ve bu gerçeklikler de kendi doğrularını.
Herkesin kendisine göre değer yargısı ve sevgi anlayışı farklıdır. Ve insanlar karşısındaki insana değer verdiğini ya da sevdiğini kendi anladığı dilden anlatmaya çalışır.
Anlattığı ve anladığı tek dil kendi dilidir.
Dolayısıyla söylenilen bir sözün anlamı da işiten kişiye göre değişkendir.
Sesteki herhangi bir vurgu, beden dilindeki belirleyici bir el hareketi ya da herhangi bir mimik, söylenilen sözün anlamının işiten tarafından, tamamen karşıt olarak anlaşılmasına yol açabilir.
Tıpkı bir bilmeceyi çözer gibi ‘’acaba şöyle mi demek istedi?’’ ‘’güya beni seviyormuş’’ ya da ‘’sanki anlamadım ne demek istediğini’’ gibi birçok eleştirel, yargılayıcı düşünce tarzıyla algıladığı durumu çözmeye çalışır. Çözüme ulaştığını düşündüğünde belki de kendisine gerçekten değer veren, seven birisinden sadece kendi düşünceleri doğrultusunda uzaklaşır ve artık ona güvenmemeye başlar.
Güven duygusu algısı, yine dünyaya geldikleri andan itibaren, insanların hayatını, yaşama şeklini, diğer insanlara bakış açısını etkiler. Ve yan anlam olarak gözükse de aslında hep bir şeylere güven duyulması gerekliliği üzerine inşa ettikleri yaşamlarını ömür boyunca kandırılmamak, aldatılmamak uğruna tamamlamaya çalışırlar.
Yine, bilinçaltının algı manipülasyonuyla baş başa kalmışlardır. Bilmeceyi çözebildiklerini düşündükleri an kendilerini artık daha çetrefilli bilmeceler içine soktuklarının henüz farkında değillerdir. Katlanarak devam eden güven’sizlik’ duygusuyla tamamlamaya çalıştıkları hayatları, aslında sadece kendilerinin yüklediği anlamlar doğrultusunda tıkanmış, akışta olunmayan, zorlu bir hayatın içinde dönüp durarak ruhun hastalanmasıyla son bulur.
İNSAN ÖZEL OLMALIDIR!
İkili ilişkilerde genel kabulde görülen birçok iletişim şekli vardır. Fakat bu iletişim şekilleri insan sayısını ve her bir bireyi düşündüğümüzde sığ bir kalıpta kalır. İnsan faktörü, genel olarak bakılacak sıradan bir faktör değildir. Her bir insanın kendince duygu ve düşünceleri ve yine kendince o algısı var olduğu sürece genel bakış açısı insana göre değildir.
Her bir bireyin kendi temsil sistemi vardır. Bu temsil sistemleri, kişinin, ‘işitsel’ ‘dokunsal’ ya da ‘görsel’ algısından hangisinin ağırlıklı olduğuna göre değişir.
Bazı insanlar gözünün önünde gerçekleşen olayı duymak isterler, duyduklarında inanıp, güveneceklerdir. Ya da tam tersi, duyuyorlardır fakat illa görmek isterler.
İletişim için, bir alıcı ve bir verici olmak üzere en az iki kişi olması gerekliliğini düşündüğümüzde, kendi temsil sistemimiz ve kendi dilimizin dışında, karşımızdaki insanın da kendi temsil sistemi ve kendi dili olduğunu hep hatırlamalıyız. Güven, sevgi, saygı, dostluk, aşk ve daha birçok duyguyu ifade etmeye çalışırken kendi temsil sistemimiz ve kendi dilimiz dışında karşımızdaki insanın anladığı sistem ve dil üzerinden iletişim kurmayı başarabilirsek daha anlaşılır olabiliriz. Unutmamalıyız ki, duygular soyut kavramlardır. Elle tutulup gözle görünmezler. Dolayısıyla en görünür hale getirebilmek için ‘karşımızdaki insanın’ onu nasıl şekillendirebileceğini ve gerçekten kendi gerçekliğiyle, iç huzuruyla kabul edebileceğini anlarsak ve ona göre davranırsak, anlatmakta ve anlamakta hayat daha da kolaylaşacaktır.
Arif olan anlarmış değil de arif olan anlatabilirmiş desek…
Dervişe sormuşlar.
‘’Hayat nicedir?’’ Demiş ki;
‘’Hayat bir bilmece
Attığın her adım bir hece
Çözene gündüz, çözemeyene gece…’’
Dervişe sormuşlar.
‘’En zor olan nedir?’’
‘’Sözdür’’ demiş ‘’Anlatması da zor, anlaması da…’’
Derviş ne de güzel özetlemiş.
Sözlerimiz ve davranışlarımızı kendi temsil sistemimize göre değil de karşımızdakinin anlayacağı basitlikte aktarabilmek, bilmeceler içinde boğulmadan hayatı daha kolay yaşayıp yaşatabilmek dileğiyle…